NAMAZ VAKİTLERİ

Hazirlayan : YOZGATNUR66

HAVA DURUMU

Risale-i Nur'la Yeni Tanışanlar

                         Risale-i Nur'la Yeni Tanışanlar

 

Risalei Nuru ilk defa okumaya başladım.hiç anlamıyorum.nasıl okumalıyım ve hangi kitaptan başlamalıyım?ayrıca günlük en az ne kadar okumalıyım?

                            

kulliyat1.gif

Risale-i Nur, Kur'an-ı Kerimin harika bir tefsiridir. Böyle kıymetli bir eserden istifade etmek büyük bir nimettir, bir ayrıcalıktır. Okurken şu gibi esaslara dikkat edilse, istifade çok daha fazla olur diye düşünmekteyiz:

Başkalarına anlatmak için değil, kendi nefsimize hitap ederek okumak.
Az da olsa her gün okumak.
• Küçük Sözler, 23. Söz, Haşir Risalesi gibi daha kolay anlaşılabilen risalelere öncelik vermek.
Bilinmeyen kelimelerle ilgili lügat çalışması yapmak. Bir insan her ay bir risalenin kelimelerini çıkararak okusa, bir yıl gibi bir sürede çok mesafe alabilir.
Çevremizde Nur dersleri yapılıyorsa düzenli olarak takip etmek, yapılmıyorsa da başlatmak.
Seviyesi iyi kimselerle ön çalışmalı dersler yapmak. Mesela, bir hafta önceden belirlenen bir derse hazırlanıp gelmek, başkalarıyla bu konuyu enine boyuna müzakere etmek son derece faydalı olacaktır.

kulliyat1.gif

"Ya Rabbi, bu eserleri anlamayı ve yaşamayı nasip eyle" şeklinde dualar etmek.
Her gün hiç olmazsa 15 dakika sesli okumak, hem okuyuşu düzgünleştirir, hem telaffuzu güzelleştirir.
Ayrıca sessiz olarak da yoğun bir şekilde okumak gerekir. Külliyetle dalmak mühimdir.
Okuduğumuzu başkalarıyla paylaşmak önemlidir. İlim, paylaşıldıkça artar ve bereketlenir.
Başlangıçta anlamasak da çok okumak, sonraki okuyuşlarda ise anlama ağırlıklı okumak daha faydalı olacaktır.
Cevşen ve sair evradları okumanın risale-i nurdan istifadeye ve feyz almaya büyük faydası vardır. Bunlar insanın ulvi latifelerini geliştirir, ona kıvam ve kalite kazandırır.
Lugat çalışması yapmak

 

Bu eserleri anlamak bisiklet sürmek gibidir.Herkes başta düşe kalka öğrenier bisikler sürmeyi,bir müddet sonra ise rahat ir şekilde sürülebilir.Tıpkı Risale-i Nur da böyledir başta perdeli gider gittikçe inkişaf eder.

 

kulliyat1.gif

yeni başlayanlara bazı pratik bilgiler:

 

kelime başına -zi eki varsa bu türkçedeki iyelik eki manasında SAHİPLENME  manasındadır

kelime başına  -bi eki varsa buuda olumsuzluktur.

kelime başına  -te eki gelmişse bu şimdiki zaman ekidir

kelime başına  -mü gelmişse bu geçmiş zamandır

kelime içinde   -va eki varsa buda çokluk belirtir.

 

                    ÖRNEKLER.

 

Zİ akıl                      =   akıllı ,akıl sahibi

Bİ akıl                      =    Akılsız,

TE KEMMÜL         =    Kemale olgunluğa giden

MÜ KEMMEL        =    Kemale ermiş olan

A VA LİM               =   Alimler


Kitap sıralaması olarakta tavsiye edilen;
1.İmani bir bahis ardından bir lahika şeklinde olabilir.
--Sözler, Tarihçe-i Hayat; Mektubat, Kastamonu; Lema'lar, Emirdağ; Şualar, Barla; Mesnevi-i Nuriye, Sikke-

kulliyat1.gif

i Tasdiki Gaybi; Asayı Musa, İşaratül İcaz, Muhakemat şeklinde sıralanabilir.

2.önce imani eserler ardından lahika kitapları okumak,
--Sözler, Mektubat, Lemalar, Şualar, Mesnevi-i Nuriye, Asayı Musa, Tarihçe-i Hayat, Emirdağ Lahikası, Barla Lahikası, Sikke-i Tasdiki Gaybi, Muhakemat şeklinde sıralanabilir. Bunların dışındada farklı okuma metodları şüphesiz ki vardır. Artık herkes kendi yapısı ve kabiliyetine göre Risale-i Nur eserlerine müteveccih olmalı.

 

yozgatnur66

Risale-i Nur Sadeleştirilmez!

Risale-i Nur Sadeleştirilmez!

 

M.Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bazı talebelere Risale-i Nur'u anlamak üzere ve sadeleştirme hakkında sohbetinde, talebelerin kaydettiği bazı beyan ve ifadeleri:

 

Arapça'da 62.000 kelimenin Türkçe karşılığı yoktur. Siz isteseniz de tam tercüme yapamazsınız. Mesela Rububiyet, Uluhiyet..., gibi. Bu kelimelerin karşılğı yoktur. Arapça'dan tercüme kesinlikle orjinal olmaz ve mana bozulur. En az verim de maalesef Türkçe tercümede olmaktadır. Risaleleri anlamak için sadece dilde ısrar etmemelidir. Biraz sabır, azıcık gayret ve dikkat inşallah hedefe ulaştırır.

Kitap sadeleştirme speküle bir meseledir, mevzudur. Tercüme edilen eserler bir bakıma incil akibeti gibidir. Her sadeleştirmede bir çok tavizler verilir. Ve açılan kapı kapanamaz. Risalelerin en ağır yerleri ya Medrese-i Yusufiye'de ya da 10-12 hastalığın insanın üzerinde abandığı dönemlerde katip usulü yazılmıştır. (Katip usulü demekle; Hocaefendi Nurların tamamen ihtiyarı haricinde mahza İlham-ı İlahî olduğunu beyan etmektedir.) Yazılışında dahi bir hikmet vardır.

 

İslam'a doymuş ve dolmuş insanlar olmak için bu kitapları mukayeseli olarak en az 5 (beş) defa okumak gereklidir. Bir ara 3 (üç) defa okunsa da olur demiştim ki Üstadım beni rüyada iken ikaz etti tekrar bu sayıyı beşe çıkardım. Kitapları iyi bilen ağabeyleri ve kardeşleri bulmaya çalışın ve mütalaa edin. Risale-i Nurlar çok kıskançtır ve kendine aşık olmayana yüzündeki peçeyi sıyırmaz. Müellifi Muhteremin neşredilmemiş kitaplarından tutun da; Lenin'e, Freud'a, Marks'a kadar hepsini okudum.

 

 Dedim ki; onların yollarını taktiklerini de öğreneyim. Ama şimdi diyorum ki; bu kitapları (Risale-i Nurları ) en az beş defa okuyun, başka bir şey istemez!... Risaleleri şu zamanda iyice anlamadan başka şeylere tevessül ederseniz; bir yerde mutlaka mantık hatası yaparsınız. Eğer siz İstanbul'da üçlerin, Urfa'da ikilerin elle sayıldığı bir dönemi idrak etseydiniz, şimdiki şu halde şükreder ve vefa ne demek o zaman anlardınız. Risaleler okyanus gibidir... Bazı yerleri sahil kıyısı gibidir. Bazı yerleri 25-30 metre gibidir, -ihtisas ister. Bazı yerler vardır ki bir kaç yüz metredir ve kalp ve ruhun derece-i hayatına çıkmayan orada yüzemez. Bazı yerler bir kaç bin metre derinlikteki yerlere benzerler. Kalbi nefsine, cesedi midesine galebe edemeyenler oralarda yüzemezler.

 

 En büyük transatlantikler dahi Guamm çukurundaki merkezkaç kuvveti riskini göze almazlar. Bazı yerler Allah'ın kainata va'zettiği mizana ayna olarak Everest tepesinin zıddı. Guamm çukuru gibi derindir ki (11.000m.) orada yüzmek için Vekil-i Müceddit-i Elf-i Salis-i Aşr olmak; öyle bir dalgıç olmak lazımdır.

yozgatnur66

Asırlara göre Mücedditler

Asırlara göre Mücedditler

 

www.yozgatnur66.blogcu.com


Bursa’dan : “Asırlara göre Mücedditler kimlerdir?

   Bediüzzaman Hazretleri, Âyetü’l-Kübra risâlesinde kâinattan Yaratıcısını soran bir seyyahın görüp izlediklerini anlatır. Seyyah, peygamberlerin (as) meclislerinden sonra, Dokuzuncu Mertebe’de, imanının kuvvetinden gelen ulvî bir hakikat zevki ile peygamberlerin dâvâlarını ilme’l-yakîn sûretinde kesin ve kuvvetli delillerle ispat eden ulema, asfiyâ ve sıddikîn denilen ve ilimde derinliği olan müçtehit muhakkiklerin dershanelerinden çağırılır. Çağrıya uyan ve muhakkiklerin dershanelerine giren seyyah görür ki, binlerle dahi ve yüz binlerle müdakkik ve yüksek ehl-i tahkik, kıl kadar bir şüphe bırakmayan derin tetkikleriyle başta Allah’ın vacip varlığı ve birliği olmak üzere bütün müsbet îmânî meseleleri ispat ediyorlar. İstidatları ve meslekleri muhtelif olduğu halde, her birinin kuvvetli ve yakinî bürhanlarla imanın usul ve erkânında hemfikir olmalarını ve ittifak etmelerini çok yüksek bir hüccet olarak gören Seyyah, bu yüksek hüccetin karşısına onların tamamı kadar bir zekâ ve ehliyet sahibi olmayanın asla çıkamayacağını anlar.

Bu muhteşem ve geniş dershanede, muhterem ve mütebahhir üstadların neşrettikleri nurların, yeryüzünün yarısını bin seneden ziyade ışıklandırdığını gören seyyah, öyle bir îman kuvveti bulur ki, bütün inkâr ehli toplansa onu zerre kadar şaşırtamaz ve sarsamaz!1

Üstad Bedîüzzaman, Âyetü’l-Kübra’da isim vermeksizin, fakat “binlerle” diyerek “çokluk” belirten bir üslûpla ifade ettiği bu ilimde derinliği olan müçtehit muhakkiklerden bir kaçının ismine On Dokuzuncu Söz’de yer verir. Ebû Hanîfe, İmam-ı Şafiî, Bâyezıd-ı Bistâmî, Şâh-ı Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, İmam-ı Gazâlî ve İmam-ı Rabbânî (Rh.a.) gibi imamlar, muhtelif asırlarda hidâyet güneşinden aldıkları feyiz ile çiçek açan “milyonlar münevver meyveler”den sadece bir kaçıdır.2 Hazret-i Üstad Meyve Risâlesinde de muhakkik, müçtehit ve sıddikîn imamları “milyarlar” kesret ifadesiyle telâffuz eder.3

Peygamber Efendimiz’in (asm) verdiği, her bir asırda bir müceddid-i din geleceği haberine Bedîüzzaman’ın nazarıyla yaklaşmak, en sağlıklı yoldur. Yani müceddidler her bir asırda, her bir meslekte, her bir meşrepte, her bir ilim dalında ve her bir memlekette ayrı ayrı değerlendirilmeli, sayıları kesinlikle sınırlandırılmamalıdır. Ancak her bir daldan numune göstermek mümkündür. Söz gelişi, siyasette Ömer İbn-i Abdülaziz müceddid olduğu gibi, fıkıhta İmam-ı Azam Ebû Hanîfe, İmam-ı Şâfiî, Ahmed bin Hanbel, İmam-ı Mâlik (ra); tasavvufta Ma’ruf-u Kerhî, Bâyezıd-ı Bistâmî, Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî, Bahaeddin Nakşibend, Şemseddin-i Tebrizî, Mevlânâ Câmî, Mevlânâ Halid Bağdâdî; ahlâkta Ahmed Yesevî, Şeyh Edebâlî; hadiste Celaleddin-i Süyûtî, İmam-ı Buhârî, İmam-ı Müslim, Tirmizî; feyz, hârikalar ve kerâmetlerde Gavs-ı Azam Abdülkadir-i Geylânî, Ahmed er-Rüfâî; gizli sırların keşfinde Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâlî; tarîkat ve akaidin inceliklerinde ve mertebelerinde İmam-ı Rabbânî ve nihâyet asrımızda “îman hakîkatlarının keşif, tahkîk ve hakka’l-yakîn sûretinde görülüp anlatılmasında” Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerinin müceddid-i din olduğunda şüphe yoktur. Bu sayılanların dışında da, hiç şüphesiz burada yer veremeyeceğimiz kadar, fakat başımızın tâcı bulunan çok sayıda müceddid gelmiş ve görev yapmıştır.

Bunların her biri, ayrı bir ummandır. Bu zincirin asrımızdaki halkasından tutunmaksa,—inşaallah—bizi bütünün feyzine ve hidayetine ulaştırır.

 

Haşiyeler-Dipnotlar:
1- Şuâlar
2- Sözler

3- Şuâlar

 

www.yozgatnur66.blogcu.com

Ey Sevgili Hoşgeldin!..

Fethullah Gülen   
30.03.2007
 

Resulullah Efendimizin (sas) sevgisini gönlümüzde daha derince duyabilmemiz ve O'nu (sas) anlatırken söylediklerimizin başkalarına da tesir etmesi hangi hususlara bağlıdır?

Ey Sevgili Hoşgeldin!..

BAMTELİ

 
Fethullah Gülen   
02.04.2007

Soru: 1) Haram karşısında hassas olmama onun kalb ve ruhta açtığı yaraları bilmemeden mi kaynaklanmaktadır? Haram-helal mevzuuna gerektiği kadar dikkat edilmeyişinin sebepleri nelerdir?

Merhum Tahiri Mutlu'nun Vefat Yıldönümü

fgulen.com   
03.04.2007

Tahiri MutluBediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin yakın talebelerinden Mehmed Tahiri Mutlu'nun vefatının 30. yılında rahmetle anıyoruz. Tahiri Mutlu Ağabey 3 Nisan 1977 Pazar sabaha karşı vefat etmişti. Dün de diğer Nur hizmetinin cefakar, vefakar ve sadık şahsiyeti Zübeyir Gündüzalp Ağabeyin vefatının 36. yıldönümüydü. 2 Nisan 1971'den altı yıl sonra yine Nisan ayında ve birgün farkla bu sefer Atabey'in kahramanı Tahiri Mutlu vefat ediyordu. Nur'un bu iki büyük şahsiyeti bugün Eyüp Sultan kabristanında medfun bulunuyorlar. Ruhları şad olsun diyor Allah'tan bol bol rahmet diliyoruz.

Tahiri Mutlu Ağabeyin vefatıyla ilgili olarak Yeni Asya Gazetesi'nin 4 Nisan 1977 tarihli nüshasında şu haber yayınlanmıştı:

Image"Bediüzzaman Said Nursi'nin hizmetkârlarından ve yakın talebelerinden Mehmed Tahiri Mutlu vefat etti. 2 Nisan 1977 Cumartesi gününü 3 Nisan 1977 Pazar gününe bağlayan gece saat 03.10'da geçirdiği bir kalp krizi sonucunda, Allah'ın rahmetine kavuştu. Her zaman adeti üzere, gece teheccüt ve ibadet için kalktığında, aniden rahatsızlanmış, torunu Dr. Hüsnü Güzel son müdahaleyi yaptığı halde muvaffak olamadı. Uzun yıllarını imana ve İslâmiyete hizmet yolunda geçiren bu mübarek şahsiyetin, cenazesi 4 Nisan Pazartesi günü (bugün) öğle namazını müteakip, Koca Mustafapaşa'daki evinden alınarak Fatih Camii'nde kılınacak cenaze namazını müteakip, Eyüp Sultan kabristanındaki makberine defnedilecektir."

Tahiri Mutlu, celalle cemali, haşmetle ünsiyeti aynı anda yaşayan bir Allah dostuydu. Her anı ve duruşu Allah'ı hatırlatan bir mana eriydi. Üstad'ın ifadesiyle, "ihtiyarların genci" idi. Üstad ondan dolayı Atabey kazasını kendi doğduğu köy olan Nurs'la arkadaş ve bütün manevi kazançlarına ortak ilan etmişti. Tahiri ağabeyin ve aile efradının Üstad'ın hastalıklarına bile ortak olduklarını öğrenmek, fedakârlığın ölçüsünü anlamaya yetiyor.

Tahiri Mutlu, Bediüzzaman'ın son yıllarında yanında bulunup hizmet tarzını yakından görüp bilen dört beş kişiden biridir. Üstad'ın hizmet için vekil olarak bırakıp, "Ben ölsem veya hayatta şuursuz kalsam, Nurlara karşı hizmetimin tarzını tam bilerek yapabilecek." dediği kişilerden biri. Tahiri ağabey Denizli ve Afyon zindanlarında Üstad'la birlikte çile çekti. Nurların gerek teksir makineleriyle gerekse matbaalarda neşrinde büyük maddi fedakârlığı da bulunan Tahiri Mutlu için Bediüzzaman Hazretleri şunları söyler: "Tahiri'nin öyle bir derecesi var ki, manevi sahadaki derecelerinden birini görse dünyayı terk eder. Tahiri, dolu bir testidir, artık su almaz. Ya Rabbi, bu manevi varlığını kendisine bildirme! Ahirette Ümmet-i Muhammed'e faydası olacak."

ImageO, Nur yolunda, Nur'un izinde sadakat ve fedakârlık örneği olarak temiz ve nezih bir hayat yaşadı ve ismi gibi "Tahir" olarak sevenlerinin ve sevdiklerinin yanına göç etti. 4 Nisan 1977 Pazar günü Osman Demirci Hocaefendi'nin kıldırdığı cenaze namazından sonra Eyüp Sultan Hazretleri'ne komşu olarak Eyüp Sultan mezarlığına defnedildi.

Tahiri Mutlu hakkında iki önemli kitap karşımıza çıkmakta. Bunlardan birincisi Ahmet Özer'in hazırladığı "Atabeyli Tahiri" adlı kitap 2004 Haziran ayında Işık Yayınları arasında yayınlandı.

İkincisi, İlahiyatçı yazar İhsan Atasoy, "Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahiri Mutlu" (Nesil Yayınları) adlı eserinde bu Nur kahramanının hayatını, mücadelesini, örnek şahsiyetini ve sultanlık makamındaki kulluğunu anlatıyor.

Merhum Tahiri Mutlu'nun Hayatına Dair Bazı Satır Başları

Image1900: Bediüzzaman Hazretleri'nin çevresinde nice isimsiz kahramanlar vardır. Bunların arasında hayatının son döneminde Isparta'da Üstad'ın yakınında bulunan ve "erkan-ı sitte" diye adlandırdığı altı kişi ise farklı bir yere sahiptir. Bu altı kişi, Hafız Ali, Küçük Ali, Kuleönülü Hafız Mustafa, Hüsrev, Rüştü ve Atabeyli Tahiri Mutlu. Bu altı kişi arasında kulluğu ve takvasıyla bilinen Tahiri Mutlu, 1900 yılında Isparta'nın Atabey kazasında dünyaya geldi. Çocukluğu ve gençliği dini hassasiyeti son derece yüksek bir aile ortamında geçti. İlk eğitimini helal ve harama karşı oldukça hassas olan anne ve babasından aldı. Babası Hüseyin Hüsnü Efendi, annesi ise Zübeyde Hanımdı. Atabey kazası aynı zamanda Selçuklular'dan beri devam eden bir ilim ve irfan geleneğinin merkeziydi. Böyle bir atmosferde yetişen Tahiri Mutlu o günkü şartlarda toplum ortalamasının üstünde bir kültür ve bilgi birikimine sahip olur[1].

1920: Askerliği İstiklal Savaşı yıllarına rastlar. 1920-1924 yılları arasında demir yollarında askerlik yapan Tahiri Mutlu'ya gazilik beratı ve madalyası verilerek maaş bağlanır. Ancak o, vatan hizmetine karşı bir bedel almayı izzetine yediremediğinden maaşı kabul etmez.

1931: Tahiri Mutlu, ilk defa 1931 yılında, Atabey'deki yakınları aracılığıyla Risale-i Nurlarla tanışır. Risaleleri tanıdıktan sonra Hafız Zühdü'nün oğlu, aynı zamanda yeğeni olan Eşref'le birlikte Bediüzzaman'ı ziyarete giderler. Barla'da gerçekleşen bu ziyarette Tahiri Mutlu, Bediüzzaman'dan çok etkilenir.

Image1936: Bediüzzaman Said Nursi hazretleri 1936 yılında Eskişehir'de hapisten çıktı. Tabii kendi haline bırakılmadı. Bu kez Kastamonu'ya götürüldü. Ciddi biçimde mimlenmişti. Kastamonu'da karakolun karşısındaki eve yerleştirildi. Artık hayatı polis kontrolünde geçecekti. Bediüzzaman ve talebeleri çalışmalarına devam ediyordu. Ağır şartlar altında sürekli gözetim ve baskı altındaydılar. Bu şartlar altında 'Nur postacıları' ortaya çıkmıştı. Postacılar Nurları il il dağıtıyorlardı. Bir risaleyi alan Nur talebesi hemen bunu çoğaltıyordu. Çoğaltma işine bazıları öylesine kendini kaptırmıştı ki yıllarca evinden çıkmadan yüzlerce kopya çıkartanlar oluyordu. Mesela Isparta'daki Bedre köyünün imamı Tahiri Mutlu bunlardan biriydi. Bir risale önce ona gelirdi. Tahiri Mutlu bunu hemen çoğaltır ve diğer köylere ve illere gönderirdi. O'na bu rolü sebebiyle "Nur Santralı ve Nur İskele Memuru" denirdi.

1942: Ayet-ül Kübra isimli tevhid Risalesini 1942 yılında İstanbul'da bastırdı. Bununla ilgili Tahiri Mutlu şunları anlatmıştı: "1942 senesinde İstanbul'da kırk beş gün kaldım. Bozkurt Matbaasında, Ayetü'l-Kübra'yı bastırmıştım. O zaman ekmekleri karne ile alırdık. Halk Partisi devrinde her şey karne ile satılırdı. Karneyi belediyeye imzalatır, ondan sonra ekmeği alırdık. Sık sık Sahaflar Çarşısına uğrayarak, 'Bediüzzaman'ın eserlerinden var mı" diye sorar, soruştururduk. Bu sırada, Üstad'ın eski eserlerinden, İşaratü'l-İcaz, Hakikat Çekirdekleri ve Lemeat'ı bulmuştum. "Ayetü'l-Kübra'yı bastırdıktan sonra vapurla İnebolu'ya gittim. Oradan da Kastamonu'ya geçtim. "Kastamonu'da Üstadla görüştüm. Üstad sevindi. Bilhassa Lemeat'ı görünce çok memnun oldu"[2]

Image1943: Üstad Bediüzzaman'la beraber 1943 Denizli ve 1948'de Afyon hapishanelerinde yattı. Nur Risalelerinin neşri, Kur'an-ı Kerimin basılması, O'nun hayatının en büyük maksadıydı.

1953: Bediüzzaman, Barla'dan ayrılalı yirmi yıla yaklaşmıştı. 18 yıl aradan sonra İstanbul üzerinden Barla'ya gider. Yanında her zamanki gibi Zübeyir Gündüzalp ve Tahirî Mutlu vardır. Yıllar önce beraber kaldıkları dershanelerine doğru etraflarını süzerek giderler.

1958: İman ve Kur'an yolunda, 1958 yılında Ankara, 1960'ta da Isparta hapishanelerinde yattı. Halim-selim, ağır başlı mübarek bir şahsiyetti.

1977: Atabey'in Çelebiler ailesinden olan Mehmet Tahiri Mutlu, vefat ettiği zaman Eyüp Sultan kabristanına defnedilmeyi vasiyet etmişti. Nihayet 3 Nisan 1977 sabaha karşı vefat etti.

"Atabeyli Tahiri"ye Önsöz

Ahmet ŞahinZaman Gazetesi yazarı Ahmet Şahin, gazeteci-yazar Ahmet Ersöz tarafından hazırlanan ve Haziran 2004'te Işık Yayınları arasında yayınlanan "Atabeyli Tahiri" adlı kitabın önsözünde şunları yazıyordu:

1960'lı yılların başında Süleymaniye Camii'nde görev almıştım. Camiin hemen yakınındaki Kirazlımescit sokakta Türkiye'nin ilk nur dershanesi vardı. İki elin parmakları sayısını ancak bulan nurun ilk fedai hizmetkârları burada kalır, gelip giden ziyaretçilerle burada muhatap olurlar, Risale-i Nurları burada okur, duyurmaya çalışırlardı. Bir gün camiye gelen bir genç, namazdan sonra kulağıma eğilerek:

"Tahiri ağabey dershanede acilen seni bekliyor" dedi.

Herkesin hürmet edip saygı duyduğu bir hizmet insanının isteği geciktirilemezdi. Hemen dershaneye koştum. Kapıdan girince o heybetli vakur haliyle beni ayağa kalkarak karşıladı. Fevkalade mahçup oldum. Hatta mahçup ne kelime, eridim. Ama O, bu haliyle asla yapmacık bir nezaket gösterisinde değildi. Beni memnun etmek için böyle davranıyor hiç değildi. Ne yaparsa inandığı için yapar, hem de ibadet hissi içinde uygulardı.

Image"Şahin kardeş hoş geldin, buyur, otur" diyerek bana yer gösterdikten sonra elindeki yazılı kağıtlarla önüme bir öğrenci gibi diz çöküp vakit kaybetmeden söze başladı:

- Bu Risalelerle şu tesbihatı kardeşlerimiz baskıya verecekler. Ancak içlerindeki Arapça ibarelerin harekesi yok, yanlış okunuyor. Ben bunları harekeleyeceğim ama yanlış yapmaktan korkuyorum. Sen bana göster, doğru harekeleyeyim de bir yanlış ta ben yapmamayım…

- Ağabey dedim, önce siz rahat oturun. Sizin karşınızda diz çökmek bana düşer!..

Tereddütsüz cevap verdi:

-Şahin kardeşim!. ben kemali iftiharla diz çöküp oturuyorum senin önünde. Biliyorsun Hazret-i Ali Efendimiz "Bana bir harf öğretenin kölesi olurum" demiştir. Sen bir harf değil bir çok harf öğretiyor, bunca ibarelerin doğru okunmasını sağlıyorsun. Kemali memnuniyetle diz çökerim senin önünde!. sen rahatsız olma!.

Risale ve tesbihattaki ibareleri harekeleme işi sürdüğü sürece önümde hep diz çökerek oturdu, bunu bir nezaket icabı değil, samimiyetinin gereği olarak yapışı, beni fevkalade etkiledi. Gördüm ki sadece inandığını yapıyor. Meşhur sözün bir bakıma asrımızda mücessem örneğini veriyordu:

"Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol" Tahiri ağabeyde bu temenni, her iki tarafıyla tecelli etmişti: Hem olduğu gibi görünüyor, hem de göründüğü gibi oluyordu. Başka bir arayış boşuna olurdu onun ağrı dağı gibi oturmuş şahsiyetinde…

ImageAhmet Özer kardeşimin ısrarlı bir araştırma sonunda hazırlayıp istifademize sunduğu kitapta şahitlerin ifadeleri de gösteriyor ki, bu hasbi meziyet ve sarsılmayan ihlasıyla Tahiri ağabeye yetişmek mümkün değildir. Bizim tespitimiz bir yana, bunu Üstad Hazretleri çarpıcı ifadelerle sık sık anlatmış birlikte hizmet ettikleri devrelerde… Bu örnekleri okurken bir daha anlıyorum ki, "İlim her şey değildir amma.. İhlas her şeydir" demek mümkündür.. Çünkü ihlâslı insanı ümitsizliğe düşürmek, usandırmak, caydırmak galiba mümkün olmuyor. Hapishaneden hapishaneye, mahrumiyetten mahrumiyete büyük bir teslimiyet içinde aralıksız devam eden ihlâs timsali Tahiri ağabey, üstadının yanında hiçbir zor şartta ayrılmamış, asla gerileme ve usanma işareti göstermemiş, her türlü zorlukta onda sadece sebat ve sadakat görülmüştür… Kitapta okuyacağınız olaylar da hep bu örneği görecek, ihlasın yenilmez sihirli kuvvetine Tahiri ağabeyin sarsılmayan şahsında bir daha şahit olacaksınız.

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin İfadelerinde Tahiri Mutlu

M. Fethullah GülenEserler ilk defa baskıya gireceği dönemde Üstad, sağa-sola hem de 50-100 lira gibi küçük bir para bulmak için adam gönderiyor. Tahiri Mutlu -makamı cennet olsun- bunu duyuyor ve koşa koşa köyüne gidiyor. Köy meydanında bütün mülkünün satılık olduğunu ilan ediyor, arazisinin bir kısmını haraç-mezat satıyor. Satıyor ve parayı sevine sevine hemen getirip Üstad'ına teslim ediyor. Sadece o mu? Elbette hayır. Hulusi Efendi, Hüsrev Efendi, Mustafa Gül ve diğerleri hep aynı duygu ve düşünceyi paylaşırlar. Demek ki onlar, öyle samimi ve öyle bir safvet içinde idiler ki, bunu hayatlarının gayesi biliyor ve o uğurda hırz-ı can ediyorlardı.

Gün geliyor bu safvet, onları ilklerle buluşturuyor. Biri, gecenin geç saatlerinde teksir makinesinin kolunu çevirirken, "Hasbî Rabbî cellallah, mâfî kalbî ğayrullah, Nur Muhammed sallâllah." diyor. Tam o esnada birden kapı açılıyor ve içeriye Raşit Halifeler giriyor, "Devam edin, bizler sizinle beraberiz." diyorlar. Evet, Onlar çok gerilerde durdular, çok küçük göründüler, hep mahviyet içinde oldular. El-âlem de yalnızca o görünüşe ve o duruşa baktı, onları sadece zahire göre değerlendirdi. Onların her birisi ihtimal bir kutbiyeti, bir gavsiyeti temsil ediyorlardı ama nâdanlar bunu anlayamadılar."[3]

Işık Yayınları'ndan çıkan "Atabeyli Tahiri" NT Mağazaları'nın yanı sıra online olarak kitapkaynagi.com adresinden de temin edilebilir.

Gerçekler Nasıl Perdeleniyor?

Samanyolu Haber   
04.04.2007

Gerçekler Nasıl Perdeleniyor?Türkiye'de yaşanan olaylar esrarengiz bir şekilde perdeleniyor. Bu yüzden konuşulması gereken gerçekler sağlıklı bir şekilde konuşulamıyor. Olaylar gizli eller tarafından bir anda farklı bir mecraya sürükleniyor. Geriye dönülüp bakıldığında suç ve suçlular gündemden düşmüş, tartışılan olay ve isimler tamamen değişmiş oluyor. Türkiye'nin yakın tarihi bu tür olaylarla dolu. Çok geriye gitmeye de gerek yok aslında. Son iki yılda bu tür onlarca hadise var.

İşte bunlardan birkaçı; Şemdinli olayı, Danıştay saldırısı, Küre operasyonu...

2005 yılının Kasım ayında Şemdinli'de meydana gelen olay 2006'nın en çok konuşulan konularından biri oldu.

Van Ağır Ceza Mahkemesi, Şemdinli'de bir kitapevine bomba atarken suçüstü yakalanan ikisi astsubay 3 kişiye "Silahlı örgüte üye olmak, olası kastla adam öldürmek, adam öldürmeye teşebbüs etmek ve adam yaralamak suçlarından 39'ar yıl 5'er ay 10'ar gün ağır hapis cezası verdi. Mahkeme kararında, sanıkların "çeteleşerek adam öldürme ve yaralamaktan suçüstü yakalandıklarını" hüküm altına aldı.

Olması ve olmaması gereken

Bu haliyle olaya bakıldığında her şey çok normal. Çeteleşerek adam öldüren sanıklar için yargının böyle bir karar vermesi hukukun uygulandığı bir ülkede sıradan bir netice. Ama Türkiye'de böyle olmadı. Daha soruşturma aşamasında başlayan sıra dışılıklar mahkeme kararından sonra da devam etti. Olup bitenleri anlamak mümkün değildi. Oysa doğru olan; sanıkların kimlikleri ne olursa olsun suç işledilerse yaptıklarının cezasını çekmesi ve bulundukları kurumun adına zarar vermelerinin önüne geçilmesiydi.

Bir anda gizli eller devreye girdi. Medya ve kamuoyu yanlış yönlendirilerek olay gerçek bağlamından saptırılmaya çalışıldı. "Hiç kimsenin suç işleyerek kurumlara zarar vermeye hakkı yoktur" denileceğine tartışma bilinçli olarak farklı noktalara taşındı. Şemdinli olayında asıl konuşulması gereken olayın vahameti, doğurduğu sonuçlarken bir anda savcı ve iddianamenin usulü konuşulmaya başlandı. Bilinçli bir kampanyayla kamuoyunu yönlendirmek için akla hayale gelmedik fısıldamalarla medyaya servisler yapıldı. Terörün her türlüsüne en sert açıklamalar yapan Fethullah Gülen odak haline getirilmeye çalışıldı. Ve hiç kimse, bomba atarak adam öldüren ve ülkedeki huzur ortamını bozan kişileri konuşmaz oldu.

Türkiye Şemdinli'de neler olduğunu anlamaya çalışıyordu ki, iğrenç bir olay daha yaşandı.

Danıştay'ı basan bir avukat, üyelere kurşun yağdırdı. Kimlerle ilişkisi olduğu daha sonraki günlerde ortaya çıkan saldırganın cinayeti ülkede laiklik karşıtı eyleme dönüşüverdi.

Ayaküstü alelâcele yapılan açıklamaların ne denli yanlış olduğunu mahkeme sürecinde gelinen son nokta çok iyi ortaya koydu.

Saldırının amacı sonradan ortaya çıktı

Mahkemede son savunmalarını yapan sanıklar ve avukatları saldırıların kesinlikle dini bir gerekçe ile gerçekleştirilmediğini açıkça ifade ettiler.

Sanıklar, alkol kullanan, kumar oynayan, gecelerini bar, pavyon gibi mekânlarda geçiren, hatta zaman zaman mafya usulü çek-senet tahsilâtı yapan insanlar olduğunun ortaya çıkması çok gecikmedi.
Bazılarının kamuoyunu yanlış yönlendirmek için iddia ettikleri gibi sanıkların dini hassasiyeti bulunmuyor.

Oysa Samanyolu Haber daha ilk günkü yayınlarında saldırganın çevresinde nasıl tanındığını ekranlara getirmişti.

Maske yavaş yavaş düşmeye başladı. Türkiye'nin huzurunu hedef alan saldırganlar yakalanmayı hesaba katmamış olacaklar ki, savcının 4'er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis talebini duyunca asıl yüzlerini gösterdiler. Cumhuriyet Gazetesi'nin bombalanmasına karışan sanıklar, Alparslan Arslan'ın kendilerine 30 milyar vermeyi vaat ettiğini ve bombayı bunun için attıklarını, Ankara'ya da para sebebiyle gittiklerini söylediler.

Küre operasyonu sonucu yakalanan Sauna çetesi'nde durum farklı değil.

En gizli belgenin sauna çetesinde ne işi var?

Çetedeki isimler, ele geçirilen bilgi ve belgeler tam bir skandaldı. Milli Güvenlik Kurulu'nda hazırlanan ve Bakanlar Kurulu'nda onaylanan çok gizli "İç Güvenlik Strateji Belgesi" bu çeteden çıktı. Sadece devletin üst düzey yetkililerine verilen bu belge nasıl oluyor da bir çetenin eline geçiyordu? Kendisini 'derin devlet' olarak tanıtan gruba polisin düzenlediği operasyonu'nda, bir eski emniyet genel müdür vekili, Genelkurmay'a bağlı Özel Kuvvetler komutanlığı'nda görev yapan bir yüzbaşı ve bir mafya lideri tutuklandı.

Çete, Sauna ismiyle adlandırılsa da ilişkilerin derinliği ve çetenin ülkenin birliğini hedef alan faaliyetleri hafife alınacak gibi değildi. Ortaya çıkan tablo bu haliyle 2. Susurluk olarak adlandırıldı. Burada da yine karanlık eller devreye girdi ve olay bir manevrayla başka yönlere çekildi. Ne yazık ki medya, olayın dudak uçurtan skandal boyutlarını bir yana bırakarak, saunaya kimlerin gelip masaj yaptırdığına kadar iş basitleştirdi.

 

Bediüzzaman'ın Talebesi Birinci, Hakk'a Yürüdü

 
Zaman   
04.04.2007

Mehmet Emin BirinciÖmrünü Kur'an ve Risale-i Nur hizmeti ile geçiren Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Mehmet Emin Birinci vefat etti.

Bir süredir kanser tedavisi gören Birinci, dün Üsküdar Hospital Türk hastanesinde Hakk'ın rahmetine kavuştu. Birinci'nin cenazesi bugün Fatih Camii'nde kılınacak ikindi namazını müteakip Eyüp Sultan Kabristanı'nda toprağa verilecek. M. Emin Birinci'nin sık sık komaya girdiği son dönemlerinde kendine geldiği anlarda, yanındakilere ilk sorduğu sorunun 'namaz vakti çıktı mı?' olduğu aktarıldı. Mehmet Emin Birinci, 1933'te Rize-Pazar Hisarlı köyünde dünyaya geldi. Bediüzzaman Said Nursi'yi ilk defa 1953'te İstanbul'da ziyaret etti. Öğretmenliği bırakan Birinci, Risale-i Nur'un neşir hizmetinde bulundu. Birinci, Nur Risalelerini matbaada ilk bastıranlar arasında yer alıyor. Ömrünün sonuna kadar Nur Risalelerinin yayılması ve okunması için gayret gösterdi.

Komada namaz vaktini sordu

Bir süredir kanser tedavisi gören Mehmet Emin Birinci dün tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. M. Emin Birinci tam anlamıyla bir 'namaz kahramanı'ydı. Namazı vaktinde kılmasıyla tanınan M. Emin Birinci, ziyaretine gelenleri de bu konuda teşvik ederdi: "Namazlarınızı vaktinde kılın. İkindi ezanı okununca, 'akşama iki saat var' demeyin." Birinci'nin son zamanlarında sık sık komaya girdiği aktarıldı. M. Emin Birinci'nin komadan çıkıp kendine geldiğinde yakınında bulunan doktor veya hemşirelere ilk sorduğu sorunun 'namaz vakti çıktı mı?' olduğu aktarıldı.

Hastanede yaşanan bir olay, onun namaza ne kadar ehemmiyet verdiğini de gösteriyor; Birinci, yine bilincini kaybediyor, koma haline giriyor. Yükselen ve şiddetlenen ağrı ve sızılar biraz azalınca namaz kılmak istiyor. Zor da olsa abdest alıyor. Bu esnada biraz sendeliyor ama kimseden yardım almadan abdestini tamamlıyor. Doktor 'hiç olmazsa oturduğu yerde kılmasını' söylüyor. Birinci, bu kez doktorun tavsiyesine kısmen riayet ediyor; "Sünnetleri oturarak kılarım ama farzı ayakta kılmak lazım." diyor. M. Emin Birinci'nin ziyaretine gelenlere ise "Elhamdülillah iyiyim. Bizim hastalık ne ki? Yan odada bir hasta var; gece sabahlara kadar inliyor." diyerek teselli verdiği aktarıldı.

Birinci, Necmeddin Şahiner'in 'Son Şahitler' kitabında Bediüzzaman ile tanışmasını şöyle aktarıyor: "Fatih'e gittim, Reşadiye Oteli'ni buldum. Üstad'ın elini öptüm. Hz. Üstad da alnımdan öperek nereli olduğumu ve ne yaptığımı sordu. Dilim tutulmuştu. Üstad bana dönerek, 'Seni, hem Zübeyir, hem Bayram, hem Ceylân, hem Hüsnü, hem Tahirî, hem de Abdülmuhsin gibi kabul ettim. Risale-i Nur'a hizmet eyle.' dedi."

M. Emin Birinci'nin cenazesi bugün Fatih Camii'nde kılınacak ikindi namazını müteakiben Eyüp Sultan Kabristanı'nda toprağa verilecek. (Mükremin Albayrak)

O'nun Doğduğu Gün Bizim İçin Bayramdır

 
Fethullah Gülen, Zaman   
30.03.2007

O'nun Doğduğu Gün Bizim İçin BayramdırAllah Resûlü'nün (aleyhissalâtü vesselam) doğumu ve yeryüzünü şereflendirmesi insanlığın yeniden dirilişi sayılır; O'nun doğduğu gün bizim için de bir kutlu bayramdır.

Çünkü biz, Rabbimizi O'nunla tanıdık. Nimete minnet ve şükran duygusunu O'ndan öğrendik. Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini O'nun mesajlarıyla duyup anladık. O'nun ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat, muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü.. eşya ve hâdiseler de, âdeta Hakk'ı söyleyen ve Hakk'a çağıran birer bülbül kesildi..

O'nun gelişiyle, yaslı çehrelerdeki keder çizgilerinin yerini en içten tebessüm emareleri aldı.. O'nun ışığı başlarımızı okşamaya başladığı günden itibaren, "ebedî yokluk" korkusunun ruhlarımızdaki te'siri kırıldı; sonsuzluk isteyen sînelerimize dost ikliminden vuslat muştuları gelip ulaştı. Evet, bir insanın ötelere imanla gitmesi ve cennete ehil hale gelmesi onun adına bir bayramdır. Getirdiği mesaj vesilesiyle bütün varlığın çehresine nur saçan, nazarları ahiret yamaçlarına çevirerek topyekün insanlığa cennet ve cehennemi tanıtan ve ebedî saadet yollarını aydınlatan Allah Resûlü'nün (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) doğumu ise bütün insanlığın ve kâinatın bayramıdır.

Fakat acaba biz, bütün insanlığa bir kurtuluş fermanı getiren Habîb-i Ekrem Efendimiz'i kendi büyüklüğü ölçüsünde sevebildik mi? "Kutlu Doğum" dediğimiz mevlid-i şerifi, O'nunla irtibatımızı ortaya koyma adına gerektiği gibi değerlendirebildik mi? Zannediyorum, bu sorulara "evet" cevabı vermemiz zordur. Gerçi, şimdiye kadar, merasim türünden çok mevlit okumuş/okutmuşuzdur; üç-beş ses sanatkârı ve ilâhîci ile o geceye bir nağme katmışızdır; biraz lokum ve birkaç şişe gülsuyuyla gönüller almışızdır; ama maalesef bunlar kat'iyen O'nun büyüklüğüne yaraşır şekilde ve O'na karşı, sevgi, vefâ, sadakat duygularını coşturacak seviyede olmamıştır.

Mevlid O'nu anlatmalı

Tabiî ki Kutlu Doğum'la alâkalı olan faaliyetler farz, vacip ve sünnet gibi yapılması dinen istenen sorumluluklar kategorisinde mütalaa edilemez. Ancak, o mübarek gün ve geceler münasebetiyle bir kere daha Efendimiz'i (sallallahu aleyhi ve sellem) yâd etme ve nûrefşan mesajını anlayıp başkalarına da anlatmaya çalışma pek çok hayıra vesile olabilir.

Ne var ki, bu güzel âdette işi ticarete dökmemek, gırtlak ağalığı yapmamak, riya ve süm'alara girmemek ve gösterişten kaçınmak çok önemlidir. Allah'ı ve Efendimiz'i anma mevzuunda samimi olmaya çok dikkat etmek lazım. İnsan, hiçbir zaman içinden gelmeyen şeyi söylememeli; mutlaka bir şey söyleyecekse, kalbinin sesine tercüman olmalı, hislerinde mâkes bulmuş şeyleri ifade etmelidir. Şuurundan vize alamamış sözleri gün yüzüne çıkarmamalı; riyakârlık ifade eden sesleri sineye gömmeli ve asla kimseye duyurmamalıdır. Mevlid okuyan da, ilahi söyleyen de ve birkaç kelam ederek o günün ehemmiyetini dile getiren de mutlaka çok samimi olmalıdır. O güne ve o sözleri söylemeye önceden çok iyi hazırlanmalıdır. Va'z etmeye giden bir insanın, "Aman gözüme bir leke girmesin, kulağıma bir kir bulaşmasın, kafam dağılmasın; aman bir günahkâr olarak halkın karşısına gitmeyeyim!" diyerek, dikkat ve teyakkuz içinde camiye yürümesi gibi �ki va'z u nasihatin mü'min kalblerde mâkes bulması adına bu çok önemlidir� mevlid programlarında vazife alan insanlar da samimiyet ve ihlâsa çok dikkat etmelidir. Halkın karşısına süslü-püslü şeylerle değil, samimiyetle lebriz edilmiş bir gönülle, kalbin süs ve zinetiyle çıkmalıdır.

O'nun bülbülleri olmak gerek

Ayrıca, o tür programlarda seslendirilecek ilahi ve kasidelerde de böyle bir zenginliğe ihtiyaç var. Sadece Yunus Emre'yle yetinme, yalnızca Niyaz-ı Mısrî'ye takılıp kalma da o mübarek toplanmaları matlaştırabilir. Günümüzün insanı çok farklıdır. Dünkü sözler çok samimi de olsa bugünün insanına avamca gelebilir. Dün çok güzel şeyler söylendiği gibi bugün de söylenmektedir; yarın da çok güzel sözler söylenecektir. Aynı ifadeleri aynı üslup içerisinde tekrar edip durma ve bu şekilde bir araya gelmiş olma marifet değildir; asıl mesele, Efendimiz'in viladetini gerçek bir bayram olarak duyma ve duyurma; O'na vuslat duygusuyla dolma ve gönüllerde O'nun vuslatına iştiyak uyarma; dua ederken de aynı coşkuyla el kaldırma ve kalblerin bamteline dokunma.. nihayet, insanlarda bir heyecan tufanı oluşturma ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) o an gökten iniyormuş gibi bir ruh haleti hâsıl etmektir. Hani Arif Nihat Asya der ya;

"Gel, ey Muhammed, bahardır...
Dudaklar ardında saklı
Aminlerimiz vardır!..
Hacdan döner gibi gel;
Mi'raç'tan iner gibi gel;
Bekliyoruz yıllardır!"

İşte, öyle yeni bir ses olmalı, bambaşka bir soluk ve derin bir heyecanla program ortaya konmalı; nihayet, orada hazır bulunanlar gönülden yakarışa geçmeli ve

"Mi'raç'tan iner gibi gel;
Bekliyoruz yıllardır!" demeli.

Diğer önemli bir husus da, bu programların aynı zamanda bir mesaj vermeye matuf olmasıdır. Mevlit, ilahi, kaside ve şiirler zihinleri hazırlamalı, ruhlarda heyecan hâsıl etmeli; daha sonra da önceden çok iyi belirlenen bir mesajla program hitama erdirilmeli. Efendimiz'in hayat-ı seniyyelerinden bir husus anlatılmalı; O'nun "cevâmiü'l-kelim" dediğimiz az söz ile çok manayı ifade eden hadis-i şeriflerinden biri nakledilmeli ya da ümmetinin ferdî, ailevî ve içtimâî problemlerinin çözülmesiyle alâkalı bir husus dile getirilmeli. Fakat, verilmek istenen mesaj gibi o mesajı seslendirecek olan insan da önceden belirlenmeli.. sadece sesi ve nefesi gür, ilmi derin kimselere değil, aynı zamanda kalbî heyecanları coşkun ve gönlündeki Peygamber sevgisi engin insanlar bulunup onlara söz hakkı verilmeli. O insanlar da, öyle mübarek bir program için çok ciddi ön hazırlıklar yapmalı, gönüllerini ortaya koymalı ve konuşurken bile o işin hakkını verememe mahcubiyetiyle M. Akif gibi,

"Perişan sözlerimden bıkma, hoş gör, ya Resûlallah,
Kulun şeydâdır amma, açtığın vadide şeydâdır!"

deyip inlemeliler. Ya da İslam'ın garipliğini ve ümmetin kimsesizliğini vicdanlarında duyup Ulu Dergâh'a yönelmeliler.

Bediüzzaman'ın Talebesimisiniz


 

Kendinizi Bediüzzaman'ın öğrencisi (talebesi) olarak mı, yoksa Bediüzzaman'dan etkilenen bir alim - aydın olarak mı görüyorsunuz?

Bir tevazu gösterisi olarak değil, fakat kalbimin ve ruhumun bir sesi olarak ifade etmem gerekirse, kendimi, bazılarının mutlaka insanları bir yere koymak için yaptıkları sınıflama çerçevesi içinde ne bir "aydın-alim" olarak gördüm, ne de daha başka bir ad, ünvan veya fonksiyonun sahibi olarak telakki ettim.

Esasen bu türden değerlendirmeler, insanı her şeyden önce kalbi, ruhu, duyguları ve daha iç fakülteleriyle sarıp sarmalayan ve bir tatma, yaşama, tecrübe etme meselesi olan İslam'ı, dini, ana özelliği gereği daha çok görüntüleriyle ele alan ve ilahi bir vahiy olmaktan çok, insan ürünü bir sistem olarak gören modern sosyolojik kalıplara dayanmaktadır. Evet, kendimi herhangi bir ad, ünvan ve fonksiyonun insanı olarak görmediğim gibi, Bediüzzaman'a talebe olabilmeyi, o şerefi elde edebilmeyi cana minnet bildiğimi de arzetmek isterim.

Bediüzzaman, benim değerlendirip kabul etmem bir mana ifade edecekse, çağın en büyük mütefekkiri, İslam'ın ve insanlığın dertleriyle muzdarip çilekeş bir aksiyon insanı, hayatını gayesine adamış bir ilim, mana, iffet, istiğna ve hizmet kahramanıdır.

Fikirleri, hizmet metodu, yaşayışı, hemen herkes gibi, beni de derinden etkilemiştir. Bu etkilenme içinde, dinime ve milletime yararlı bir şeyler ortaya koyabilme niyet ve gayreti dışında bir sermayemin olduğunu söyleyemem.

Eğer zat-ı aliniz veya daha başkaları bunu Bediüzzaman'a talebe olmak gibi çok yüksek bir paye ile ifade edecekseniz, bunu sadece bir hüsn-ü zannın verdiği en büyük bir makam olarak kabul ederim.....

Kaynak: Milliyet, Hakan Yavuz, Fethullah Gülen'le Devletçilik Üzerine Röportaj, 11 Ağustos 1997